ATATÜRK

Google
 

15/11/2009 - fsfedsf



Video izle dinle müzikleri şarkıları fotoğraflar

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2009 - ASDASD

Kategori: Belirtilmemiş
"İçimizden Biri ATATÜRK", Prof. İlknur Güntürkün Kalıpçı
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Dünyada 20. Yüzyılın Lideri…ATATÜRK…

   

                            Dünyada 20. Yüzyılın Lideri…ATATÜRK…

 

 

     

 

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

            Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

            ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.


            Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

            Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:

            Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.

            Ya da, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;

            Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.

            Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:

            Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;

            Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

            Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.

            İşte o muhteşem belge diyorki;

“ ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”

            Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

            Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı[1] ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm

            Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.

            2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

            Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :

            Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama bu arada 2005’de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

            Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de 1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.

            Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.

            İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal ATATÜRK bugün dünya lideridir.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Çevre Dostu ATATÜRK …

                                        Çevre Dostu ATATÜRK …

     

 ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”. Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim...” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadırda onun için.

 

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.

            Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[1]

            Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık.



 

. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.

            Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.

            25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

            İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.

            ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez“yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.

            Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir.

            Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.

            Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.

            Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal ”çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Kültür Antropoloğu ATATÜRK…

                            

                                             Kültür Antropoloğu ATATÜRK…

 

 

                                 

 

      Dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

            Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.


Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.

            O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

            Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

            Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

            Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Türk Kadını ve ATATÜRK...

                  

     

                                               Türk Kadını ve ATATÜRK…

 

 

                              

 

    Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

            Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatun’un, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı Mustafa Kemal.

            Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap ”dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

            Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.

            Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım’ı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?

Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım’ın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.

            ATATÜRK Zekiye Hanım’ı, Nakiye Hanım’ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın’ı tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jean d’Arc ’ı diyoruz” demiş.

         Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye bir hanımefendi. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şile’ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.

            Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.

            Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:

            Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

            Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.“ diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

            Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.

            Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum

                        Meydan kazanı kurdular

                        Tüm bebeklerimizi kaynattılar

                        Gün görmedik anaları

                        Süngü ile oynattılar

                        Kundakları verdiler

                        Kanlı kundak yu dediler

                        Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

                        Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Ekonomist ATATÜRK...

                                                Ekonomist ATATÜRK

 

 

 

       Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.

            ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919’dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.

            Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

            Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % -1.2, bunlar resmi rakamlar.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - İçimizde Biri ATATÜRK...

                                            İçimizden Biri ATATÜRK…

 

 

 

                                         

           İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

            Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .

            Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;“Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;

            İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu ”sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, git de orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.

            Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.

            İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler “ demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

            Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim. Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.

            Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

            Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.

            Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

            Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz’ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya karı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.

            Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.

            Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan–olmayan, ATATÜRK’çü olan–olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.

Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan ya da başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. Sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

 

ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,

İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,

ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,

Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,

Ama güzeldi

ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,

Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,

Yemeklerden fasulye pilakisini seven,

Miri kelam bir İstanbul efendisi.

Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,

Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,

Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,

Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.

İnsan üstü değildi ATATÜRK,

Tam insandı.

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Espiritüel ATATÜRK...

 

                                                         

                                                   Espiritüel ATATÜRK

 

 

                                        

 

        ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

            ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun...”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;“Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. “Ah...” diyorlar “...adama taktı ATATÜRK, bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak”. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

            Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size de diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.Hayır…

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2007 - ATATÜRK'ten...

Sözler PDF Yazdır E-posta

 

ATATÜRK'ten...

Ne mutlu "Türküm" diyene.

Tarih bir milletin kanını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bizim görüşümüz ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben yapabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. O halde ya istiklal ya ölüm!"

"Ulusal egemenliğimizin bir zerresini dahi vermeye yeltenenlerin kafalarını koparacağınızdan eminim."
(1923, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri c.2, s. 71-72)

Geldikleri gibi giderler.

Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

Bu millete çok şey öğretebildim ama onlara uşak olmayı bir türlü öğretemedim.

Yurtta sulh, cihanda sulh.



Sizlere saldırmanızı değil, ölmenizi emrediyorum.

Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür.

Doğruyu söylemekten korkmayınız.

Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.

Türkiye Cumhuriyeti mutlu, zengin ve muzaffer olacaktır.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri !

Büyük hedefimiz, milletimizi en yüksek medeniyet seviyesine ve refaha ulaştırmaktır.

Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.

Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.

Zafer "zafer benimdir" diyebilenin, muvaffakiyet, "muvaffak olacağım" diye başlayanın ve "muvaffak oldum" diyebilenindir.

Egemenlik verilmez, alınır.

Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.

Öğretmenler: Yeni nesiller sizlerin eseri olacaktır.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.



Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

Biz Türkler tarih boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2007 - ATATÜRK İLKELERİ

   
          
                                       ATATÜRK İLKELERİ
Cumhuriyetçilik:
   Kemalist devrimler siyasi bir devrim niteliğindedir ve çokuluslu bir İmparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece modern Türkiye'nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Kemalizm insanların arzularını yerine getirebilecek yegane rejimin cumhuriyet rejimi olduğuna inanmaktadır.
Halkçılık:
  Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Kemalist Devrim ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşımaktaydı. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Kemalist devrimler, özellikle İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konmasıyla birlikte kadınların statüsüne kökten değişiklikler getirmiştir. Üstelik, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda Türkiye'nin gerçek Yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindeydi. Gerçekte, halkçılık ilkesi için yapılan resmi açıklamada Kemalizm'in sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olduğu ifade edilmekte ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmiyordu. Kemalist ideoloji, aslında, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanmaktaydı. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri,onların daha fazla çalışmaları için gerekli psikolojik teşviki sağlayacak, birlik fikri ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olacaktı.
Laiklik:
  Kemalist laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmiyor, ayrıca dinin eğitim, kültürel ve yasal konulardan da ayrılması anlamını taşıyordu. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyordu. Böylece, Kemalist devrim ayrıca laik bir devrim idi. Kemalist devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğer birçoğu ise laikliğe ulaşılmış olması nedeniyle gerçekleştirilebilmiştir.Kemalist laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu Kemalist ilke aydınlanmış İslam'a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.
Devrimcilik:
Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye'nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi.Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.
Milliyetçilik:
Kemalist devrim ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Kemalist milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildi. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesi idi. Bu milliyetçilik, tüm diğer milletlerin bağımsızlık haklarına saygılı idi. Yine bu milliyetçilik, sosyal içerikli bir milliyetçilikti. Yalnızca anti - emperyalist değil, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine karşı olan bir milliyetçilikti. Kemalist milliyetçilik, Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.
Devletçilik: 
Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2007 - ATATÜRK

1881
Mustafa'nın Selanik'te doğuşu

1893
Mustafa'nın Selanik Askeri Rüştiyesi'ne yazılması,

1896
Askeri Rüştüye'de Mustafa adlı öğretmeninin kendisine Kemal adını verdiği Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)'ne geçti.

13 Mart 1899
Mustafa Kemal, İstanbul'da Harbiye (Harp Okulu) piyade sınıfına girdi.

10 Şubat 1902
Mustafa Kemal'in Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirerek Harp Akademisi'ne geçmesi

11 Ocak 1905
Mustafa Kemal'in Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun olması ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi

Ekim 1905
Mustafa Kemal'in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurması

20 Haziran 1907
Mustafa Kemal'in rütbesinin Kolağasılığına (kıdemli yüzbaşı) yükseltilmesi

13 Ekim 1907
Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu'ya atanması

15-16 Nisan 1909
Mustafa Kemal'in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı olarak İstanbul'a hareket etmesi

6 Eylül 1909
Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu Piyade Subay Talimgâhı Komutanı olması (aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanı olmuştur.)

Mayıs 1910
Mustafa Kemal'in Mahmut Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk harekâtlarında bulunması

17-21 Eylül 1910
Fransa'da yapılan manevralara (Picardie) Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.

13 Eylül 1911
Mustafa Kemal'in İstanbul'a Genelkurmay'a nakledilmesi

27 Kasım 1911
Mustafa Kemal'in Binbaşılığa yükseltilmesi

22 Aralık 1911
Mustafa Kemal'in İtalyan - Osmanlı Trablus savaşında Tobruz Taarruzunu başarıyla idare etmesi

25 Kasım 1912
Mustafa Kemal'in Bahrısefid Boğazı (Çanakkale) Kuvâ-yı Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atanması

27 Ekim 1913
Mustafa Kemal'in Sofya Ataşemiliteri olması

1 Mart 1914
Mustafa Kemal'in Yarbaylığa yükselmesi

2 Şubat 1915
Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da 19. Tümeni kurmaya başlaması (25 Şubat 1915'te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos'a gelmiştir.)

25 Nisan 1915
İtilaf Devletlerinin Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.

1 Haziran 1915
Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselmesi

8-9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'na atanması

10 Ağustos 1915
Mustafa Kemal'in bizzat idare ettiği taarruzla Anafartalar cephesinde düşmanı geri atması

17 Ağustos 1915
Mustafa Kemal'in Kireçtepe'de zafer kazanması

21 Ağustos 1915
Mustafa Kemal'in II. Anafartalar Zaferini kazanması

1 Nisan 1916
Mustafa Kemal'in Tümgeneralliğe yükseltilmesi

7-8 Ağustos 1916
Mustafa Kemal'in Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtarması

7 Mart 1917
Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutan Vekilliğine atanması

16 Mart 1917
Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutanlığı'na asil olarak atanması

5 Temmuz 1917
Mustafa Kemal'in Halep'teki VII. Ordu Komutanlığı'na atanması

20 Eylül 1917
Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu göndermesi

15 Ekim 1917
Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmesi

15 Aralık 1917
Mustafa Kemal'in Veliaht Vahdettin ile Almanya'ya gitmesi

16 Aralık 1917
Mustafa Kemal'e "Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı" verilmesi

4 Ocak 1918
Almanya gezisinden dönmesi

7 Ağustos 1918
Mustafa Kemal'in Filistin'de bulunan VII. Ordu Komutanlığı'na ikinci defa tayin edilmesi

26 Ekim 1918
Mustafa Kemal'in komuta ettiği VII. Ordu Birliklerinin düşman taarruzunu Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurması

31 Ekim 1918
Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması

13 Kasım 1918
Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın lağvı üzerine İstanbul'a gitmesi

30 Nisan 1919
Mustafa Kemal'in IX. Ordu Müfettişi olması

16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrılması

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması

21-22 Mayıs 1919
Mustafa Kemal'in Amasya'dan yolladığı genelgeyle, Milli Kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çerçevesinde toplamak amacıyla Sivas Kongresi'ni toplanmaya çağırması

26 Haziran 1919
Amasya'dan Sivas'a hareketi

3 Temmuz 1919
Mustafa Kemal'in Erzurum'a ilk gelişi

8-9 Temmuz 1919
Mustafa Kemal'in resmi görevinden ve askerlikten çekilmesi

23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'ne başkan seçilmesi

4 Eylül 1919
Sivas Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi'ne başkan seçilmesi

11 Eylül 1919
Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi Başkanlığına seçilmesi

20-22 Ekim 1919
Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Bahriye Nâzırı (Bakan) Salih Paşa ile Amasya'da görüşmesi ve Amasya bildirgesinin imzalanması

7 Kasım 1919
Mustafa Kemal'in İstanbul'da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum'dan Milletvekili seçilmesi (Büyük Millet Meclisi'nin birinci dönemi için yapılan seçimde ve ondan sonraki seçimlerde Ankara'dan Milletvekili seçilmiştir.)

27 Aralık 1919
Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara'ya gelmesi

16 Mart 1920
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal'in durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etmesi ve Ankara'da yeni bir Millet Meclisi girişiminde bulunması

23 Nisan 1920
Mustafa Kemal'in Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açması

24 Nisan 1920
T.B.M.M.'nin Mustafa Kemal'i başkanlığa seçmesi

11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal'in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması (Bu karar 24 Mayıs 1920'de Padişah tarafından onaylanmıştır)

13 Eylül 1920
Mustafa Kemal tarafından "Halkçılık " programının Büyük Millet Meclisine sunuluşu

5 Aralık 1920
Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Osmanlı delegeleri Ahmet İzzet ve Salih Paşa'larla Bilecik İstasyonunda görüşmesi

10 Mayıs 1921
Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığı'na seçilmesi

13 Haziran 1921
Mustafa Kemal'in Fransız temsilcisi F. Bouillon ile Ankara'da görüşmesi

5 Ağustos 1921
Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevinin verilmesi

23 Ağustos 1921
Mustafa Kemal'in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı'nı yönetmeye başlaması

13 Eylül 1921
Mustafa Kemal'in Sakarya Zaferi'ni kazanması

19 Eylül 1921
Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından Mareşallik rütbesinin ve Gazi unvanının verilmesi

26 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruzu idareye başlaması

30 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar'da Başkomutan Meydan Savaşı'nı kazanması

10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e girişi

1 Kasım 1922
Gazi Mustafa Kemal'in teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi'nin saltanatı kaldırılmasına karar verişi

14 Ocak 1923
Gazi Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın İzmir'de ölümü

29 Ocak 1923
Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de Lâtife (Uşaklıgil) Hanım'la evlenmesi (5 Ağustos 1925'te ayrılmışlardır)

17 Şubat 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'ni açması

13 Ağustos 1923
Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi

11 Eylül 1923
Gazi Mustafa Kemal'in Halk Partisi'ni kurması

29 Ekim 1923
Cumhuriyetin ilanı ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi

1 Mart 1924
Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'ni açışı ve Halifeliğin kaldırılması ile öğretimin birleştirilmesi gereğini konuşmasında belirtmesi

23 Ağustos 1925
Gazi Mustafa Kemal'in Kastamonu'da şapka ve kıyafet devrimini başlatması

3 Ekim 1926
İstanbul'da Sarayburnu’nda Mustafa Kemal'in ilk heykelinin dikilmesi
1 Temmuz 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul'a gelmesi

15-20 Ekim 1927
Gazi Mustafa Kemal'in CHP İkinci Kurultayı'nda tarihi büyük nutkunu söylemesi

1 Kasım 1927
Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi

4 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir'de dikilen heykellerinin açılışı

20 Mayıs 1928
Afgan Kralı Amanullah Han'ın Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti

9-10 Ağustos 1928
Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi

12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması

4 Mayıs 1931
Mustafa Kemal'in üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi

12 Haziran 1932
Irak Kralı Emir Faysal'ın Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyareti

12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması

4 Ekim 1933
Yugoslavya Kralı Aleksandre'ın Gazi Mustafa Kemal'i İstanbul'da ziyareti

29 Ekim 1933
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi

16 Haziran 1934
İran Şehinşahı Rıza Pehlevi'nin Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti

24 Kasım 1934
Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal'e ATATÜRK soyadını veren yasayı kabul etmesi

1 Mart 1935
Atatürk'ün dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesi

4 Eylül 1936
İngiltere Kralı Edward VII'in İstanbul'da Atatürk'ü ziyareti

11 Haziran 1937
Atatürk'ün çiftliklerini devlete ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesi'ne bağışlaması

30 Mart 1938
Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce ilk kez resmi tebliğ yayınlanması

19 Haziran 1938
Romanya Kralı Karol II'nin Atatürk'ü İstanbul'da ziyareti

5 Eylül 1938
Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması (Açılış: 28 Kasım 1938)

16 Ekim 1938
Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi tebliğler yayımına başlanması

10 Kasım 1938
Atatürk'ün SADECE BEDENEN aramızdan ayrılması

21 Kasım 1938
Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre törenle konulması

10 Kasım 1953
Atatürk'ün nâşının Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden Anıtkabir'e nakledilmesi

1981
UNESCO'nun aldığı bir kararla Atatürk'ün doğumunun 100. Yılının bütün dünyada "Atatürk Yılı" olarak kutlanması

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2007 - ATATÜRK'ÜN HAYATI

                               
  
                                                ATATÜRK'ün HAYATI

  Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

  Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

  1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

  • Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.

  • Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)

  • I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)

  • II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)

  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

  Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

  23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda

barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.

 Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

  Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

 Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına defnedildi. 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Turkish Youth!

Turkish Youth!

Your first duty is forever to preserve and to defend the Turkish Independence and the Turkish Republic.

This is the very foundation of your existence and your future. This foundation is your most precious treasure. In the future, too, there may be malevolent people at home and abroad who will wish to deprive you of this treasure. If some day you are compelled to defend your independence and your republic, you must not tarry to weigh the possibilities and circumstances of the situation before taking up your duty. These possibilities and circumstances may turn out to be extremely unfavourable. The enemies conspiring against your independence and your republic, may have behind them a victory unprecedented in the annals of the world. It may be that, by violence and ruse, all the fortresses of your beloved fatherland may be captured, all its shipyards occupied, all its armies dispersed and every part of the country invaded. And sadder and graver than all these circumstances, those who hold power within the country may be in error, misguided and may even be traitors. Furthermore, they may indentify their personal interests with the political designs of the invaders. The country may be impoverished, ruined and exhausted.

Youth of Turkey''s future,

Even in such circumstances it is your duty to save the Turkish Independence and Republic.

You will find the strength you need in your noble blood.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Biography of Atatürk

Biography of Atatürk

 

Mustafa Kemal ATATÜRK

FOUNDER AND THE FIRST PRESIDENT OF THE TURKISH REPUBLIC

Atatürk was born in 1881 at the Kocakasım ward of Salonika, in a three story pink house located on Islahhane Street. His father is Ali Rıza Efendi and his mother Zübeyde Hanım. His paternal grandfather, Hafız Ahmed Efendi belonged to the Kocacık nomads who were settled in Macedonia during the XIV - XV th centuries. His mother Zübeyde Hanım was the daughter of an Old Turkish family who had settled in the town of Langasa near Salonika. Ali Rıza Efendi, who worked as militia officer, title deed clerck and lumber trader, married Zübeyde Hanım in 1871. Four of the 5 siblings of Atatürk died at early ages and only one sister, Makbule (Atadan) survived, and lived until 1956.


Upon reaching school age, little Mustafa started school at the neighborhood classes of Hafız Mehmet Efendi and later, with his father's choice, was transferred to Şemsi Efendi School. He lost his father in 1888 where upon he stayed at the farm of his maternal uncle for a while and returned to Salonika to complete his studies. He registered at the Salonika Mülkiye Rüştiye (secondary school) and soon transferred to the military Rüştiye. While at this school, his math teacher, also named Mustafa, added "Kemal" to his name. He attended the Manastır Military School between 1896 - 1899 and later the Military School in İstanbul from which he graduated in 1902 with the rank of lieutenant. He later entered the Military Academy and graduated on January 11, 1905 with the rank of major. Between 1905 - 1907 he was stationed in Damascus with the 5th. Army. In 1907 he was promoted to the rank of "Kolağası" (senior major) and was posted with the III rd Army , which was stationed in Manastır. He was the Staff Officer of the "Special Troops" (Hareket Ordusu) which entered İstanbul on April 19, 1909. He was sent to Paris in 1910 where he attended the Picardie manuevers. In 1911 he started to work at the General Staff Office in İstanbul.

Mustafa Kemal was stationed at Tobruk and Derne regions with a group of his friends during the war which started with the Italian attack on Tripoli. He won the Tobruk battle in 22 December 1911 against the Italians. On March 6, 1912 he was made the Commander of Derne.

When the Balkan War started in October 1912, Mustafa Kemal joined the battle with units from Gallipoli and Bolayır. His contributions to the recapturing of Dimetoka and Edirne were considerable. In 1913 he was assigned to Sofia as a military attache. In 1914, while still at this post, he was promoted to the rank of lieutenant colonel. His term as an attache ended in January 1915. By that time the First World War had started and the ottomon Empire was inevitably involved. Mustafa Kemal was posted to Tekirdağ with the assignment of forming the 19th Division.

Mustafa Kemal put his signature under a legend of heroism at Çanakkale during the First World War, which had started in 1914, and had the Allied Powers admit to the fact that "Çanakkale is unpassable!" On March 18, 1915 when the English and French navies in an attempt to force their way up the Çanakkale Strait gave heavy loses, they decided to put units on land at Gallipoli Peninsula. The enemy forces which landed at Arıburnu on 25 April 1915 were stopped by 19th Divison under Mustafa Kemal's command at Conkbayırı. Mustafa Kemal was promoted to the rank of colonel after this victory. English forces attacked at Arıburnu once more on 6-7 August 1915. Mustafa Kemal, as the Commander of the Anafartalar Forces won the Anafartalar Victory on 6-7 August 1915. This victory was followed by the victories of Kireçtepe on August 17, and the Second Anafartalar Victory on August 21. Turkish nation who lost about 253.000 men at battle, had managed to emerge in honour against the Allied forces. Actually the fate at trenches changed when Mustafa Kemal addressed his soldiers with the words "I am not giving you an order to attack, I am ordering you to die!"

Mustafa Kemal was stationed at Edirne and Diyarbakır after the Çanakkale wars and was promoted to the rank of lieutenant general on 1 April 1916. He fought against the Russian forces and recaptured Muş and Bitlis. Following short assignments at Damascus and Khallepo, he came to İstanbul in 1917. He traveled to Germany with Vahdettin Efendi, the heir to the throne. He became sick after this trip and went to Vienna and Karisbad for treatment. He returned to Khalleppo on 15 August 1918 as the Commander of the 7th army. At this front, he fought successful defence wars. He was appointed as the Commandar of Yıldırım Armies one day after the signing of the armistice at Mondros. When this army was disbanded, he came to İstanbul on November 13, 1918 and started to work at the Ministry of Defence.

When, following the Mondros Armistice, the Allied forces started to take over the Ottoman armies, Mustafa Kemal went to Samsun on May 19, 1919 as 9th Army Inspector. With the circular he published on 22 June 1919 at Amasya, he declared that " The freedom of the nation shall be restored with the resolve and determination of the nation itself" and called the meeting of the Sivas Congress. He convened Erzurum Congress during 23 July - 7 August 1919 and Sivas Congress during 4 - 11 September 1919, thus defining the path to be followed towards the freedom of the motherland. He was met with great enthusiasm in Ankara on 27 December 1919. With the initiation of the Turkish Grand National Assembly on 23 April 1920, a significant step was taken on the way to establishing the Turkish Republic. Mustafa Kemal was elected as the head of the national assembly as well as the head of the government. The Grand National Assembly started to put into effect the necessary legislative measures so as to enable the Independence War to come to a successful conclusion.

Turkish War of Independence started with the first bullet shot at enemy on 15 May 1919 during the Gerek occupation of İzmir. The fight against the victors of the First World War who had divided up the Ottoman Empire with the Treaty of Sevres signed on 10 August 1920, initially started with the militia forces called Kuva-yi Milliye. Turkish Assembly later initiated a regular army and achieving integration between the army and the militia, was able to conclude the war in victory.

The significant stages of the Turkish War of Independence under the Command of Mustafa Kemal are

·                                 Recapturing Sarıkamış, Kars and Gümrü

·                                 Çukurova, Gazi Antep, Kahramanmaraş, Şanlı Urfa defenses (1919 - 1921)

·                                 Ist İnönü Victory

·                                 IInd İnönü Victory

·                                 Sakarya Victory

·                                 Great Attack, Battle of the Chief Commander and the Great Victory

After the Sakarya Victory, National Assembly bestowed the rank of marashal on Mustafa Kemal and the Gazi (veteran) title. War of Independences came to end with the Lozanne Agreement, which was signed on 24 July 1923. Hence, there were no longer any obstacles to create a new nation on Turkish soil which Treaty of Sevre had torn to pieces leaving Turks an area the size of 5-6 provinces.

The National Assembly which first convened on 23 April 1920 in Ankara was the first clue to the Turkish Republic. The successful management of the War of Independence by this assembly accelerated the founding of the new Turkish State. On 1 November 1922, the offices of the Sultan and caliph were severed from one other and the former was abolished. There was no longer any administrative ties with the Ottoman Empire. On 29 October 1923, Turkish Republic was formally proclaimed and Atatürk was unanimously elected as its first President. On 30 October 1923, the first government of the Republic was formed by İsmet İnönü. Turkish Republic started to grow on the foundations of the twin principles "Sovereignty, unconditionally belongs to the nation" and "peace at home, peace in the world,"

Atatürk undertook a series of reforms to "raise Turkey to the level of modern civilization" which can be grouped under five titles

1. Political Reforms

·                                 Abolishment of the office of the Sultan (November 1922)

·                                 Proclamation of the Republic (29 October 1923)

·                                 Abolishment of the caliph (3 March 1924)

2. Social Reforms

·                                 Recognition of equal rights to men and women (1926 - 1934)

·                                 Reform of Headgear and Dress (25 November 1925)

·                                 Closure of mausoleums and dervish lodges (30 November 1925)

·                                 Law on family names (21 June 1934)

·                                 Abolishment of titles and by-names (26 November 1934)

·                                 Adoption of international calendar, hours and measurements (1925 - 1931)

3. Legal Reforms

·                                 Abolishment of the Canon Law (1924 - 1937)

·                                 Transfer to a secular law structure by adoption of Turkish Civil Code and other laws (1924 - 1937)

4. Reforms in the fields of education and culture

·                                 Unification of education (3 March 1924)

·                                 Adoption of new Turkish alphabet (1 November 1928)

·                                 Establishment of Turkish Language and History Institutions (1931 - 1932)

·                                 Regulation of the university education (31 May 1933)

·                                 Innovations in fine arts

5. Economic Reforms

·                                 Abolution of tithe

·                                 Encouragement of the farmers

·                                 Establishment of model farms

·                                 Establishment of industrial facilities, and putting into effect a law for Incentives for the Industry

·                                 Putting into effect Ist and IInd Development Plans (1933-1937), to develop transportation networks

Acccording to the Law on Family Names, the Turkish Grand Assembly gave "Atatürk" (Father of Turks) as last name to Mustafa Kemal on 24 November 1934.

Atatürk was elected as the Speaker of the Grand Assembly on 24 April 1920 and again on 13 August 1923. This was a position equal to that of the president as well as the prime minister. Republic was proclaimed on 29 October 1923 and Atatürk was elected as the first President. Elections for President were renewed every four years according to the Constitution. In 1927, 1931 and 1935 Turkish Grand Assembly again elected Atatürk as the president.

Atatürk took frequent trips around the country and inspected locally the works undertaken by the state, giving directives were problems were faced. As president he was host to visiting foreign presidents, prime ministers and ministers.

He read his Great Speech, which covers the War of Independence and the founding of the Republic on 15 - 20 October 1927, and his 10th Year Speech on 29 October 1933.

Atatürk led a very simple private life. He married Latife Hanım on 29 January 1923. They took many trips to different parts of the country together. This marriage lasted until 5 August 1925. A great lover of children he adopted girls named Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye and Zehra and a shepperd boy named Mustafa. He also took two boys called Abdurrahim and İhsan under his protection. He provided for the futures of these children who survived.

He donated his farms to the Treasury in 1937 and some of his real estate to municipalities of Ankara and Bursa. He divided his inheritance among his sister, his adopted children and to the Turkish History and Language Institutions. He enjoyed books and music as well as dancing, horse riding and swimming. He was extremely interested in Zeybek dances, wrestling and the Rumelia folk songs. Games of billards and backgammon gave him great pleasure. He valued his horse Sakarya and his dog Fox . He had a rich library. He used to invite statesman, scholars and artists to dinners where the problems of the country were discussed. He was particular about his appearence and enjoyed dressing well. He was also a lover of nature. He used to frequent the Atatürk Forest Farm and join in the work.

He knew French and German. Atatürk died on 10 November 1938 at 9.05 A.M at Dolmabahçe Palace, defeated by the liver ailment he was suffering from. He was taken to his temporary place of rest at the Ethnograpy Museum in Ankara on 21 November 1938. When the mausoleum was completed, he was taken to his permanent rest place with a grand ceremony on 10 November 1953.

 


Anitkabir, Mustafa Kemal Ataturk's mausoleum at Ankara

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal Atatürk - His Life

Mustafa Kemal Atatürk - His Life

 

"There are two Mustafa Kemals. One the flesh-and-blood Mustafa Kemal who now stands before you and who will pass away. the other is you, all of you here who will go to the far corners of our land to spread the ideals which must be defended with your lives if necessary. I stand for the nation's dreams, and my life's work is to make them come true."

Atatürk stands as one of the world's few historic figures who dedicated their lives totally to their nations.

He was born in 1881 (probably in the spring) in Salonica, then an Ottoman city, now in Greece. His father Ali Riza, a customs official turned lumber merchant, died when Mustafa was still a boy. His mother Zubeyde, a devout and strong-willed woman, raised him and his sister. First enrolled in a traditional religious school, he soon switched to a modern school. In 1893, he entered a military high school where his mathematics teacher gave him the second name Kemal (meaning perfection) in recognition of young Mustafa's superior achievement. He was thereafter known as Mustafa Kemal.

In 1905, Mustafa Kemal graduated from the War Academy in Istanbul with the rank of Staff Captain. Posted in Damascus, he started with several colleagues, a clandestine society called "Homeland and Freedom" to fight against the Sultan's despotism. In 1908 he helped the group of officers who toppled the Sultan. Mustafa Kemal's career flourished as he won his heroism in the far corners of the Ottoman Empire, including Albania and Tripoli. He also briefly served as a staff officer in Salonica and Istanbul and as a military attache in Sofia.

In 1915, when Dardanelles campaign was launched, Colonel Mustafa Kemal became a national hero by winning successive victories and finally repelling the invaders. Promoted to general in 1916, at age 35, he liberated two major provinces in eastern Turkey that year. In the next two years, he served as commander of several Ottoman armies in Palestine, Aleppo, and elsewhere, achieving another major victory by stopping the enemy advance at Aleppo.

On May 19, 1919, Mustafa Kemal Pasha landed in the Black Sea port of Samsun to start the War of Independence. In defiance of the Sultan's government, he rallied a liberation army in Anatolia and convened the Congress of Erzurum and Sivas which established the basis for the new national effort under his leadership. On April 23, 1920, the Grand National Assembly was inaugurated. Mustafa Kemal Pasha was elected to its Presidency.

Fighting on many fronts, he led his forces to victory against rebels and invading armies. Following the Turkish triumph at the two major battles at Inonu in Western Turkey, the Grand National Assembly conferred on Mustafa Kemal Pasha the title of Commander-in-Chief with the rank of Marshal. At the end of August 1922, the Turkish armies won their ultimate victory. Within a few weeks, the Turkish mainland was completely liberated, the armistice signed, and the rule of the Ottoman dynasty abolished.

In July 1923, the national government signed the Lausanne Treaty with Great Britain, France, Greece, Italy, and others. In mid-October, Ankara became the capital of the new Turkish State. On October 29, the Republic was proclaimed and Mustafa Kemal Pasha was unanimously elected President of the Republic.

 

 

Atatürk married Latife Usakligil in early 1923. The marriage ended in divorce in 1925.

The account of Atatürk's fifteen year Presidency is a saga of dramatic modernization. With indefatigable determination, he created a new political and legal system, abolished the Caliphate and made both government and education secular, gave equal rights to women, changed the alphabet and the attire, and advanced the arts and the sciences, agriculture and industry.

In 1934, when the surname law was adopted, the national parliament gave him the name "Atatürk" (Father of the Turks).

On November 10, 1938, following an illness of a few months, the national liberator and the Father of modern Turkey died. But his legacy to his people and to the world endures.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk

 

Mustafa Kemal Atatürk, the founder of the Turkish Republic and its first President, stands as a towering figure of the 20th Century. Among the great leaders of history, few have achieved so much in so short period, transformed the life of a nation as decisively, and given such profound inspiration to the world at large.

 

Emerging as a military hero at the Dardanelles in 1915, he became the charismatic leader of the Turkish national liberation struggle in 1919. He blazed across the world scene in the early 1920s as a triumphant commander who crushed the invaders of his country. Following a series of impressive victories against all odds, he led his nation to full independence. He put an end to the antiquated Ottoman dynasty whose tale had lasted more than six centuries - and created the Republic of Turkey in 1923, establishing a new government truly representative of the nation's will.

As President for 15 years, until his death in 1938, Mustafa Kemal Atatürk introduced a broad range of swift and sweeping reforms - in the political, social, legal, economic, and cultural spheres - virtually unparalleled in any other country.

 

His achievements in Turkey are an enduring monument to Atatürk. Emerging nations admire him as a pioneer of national liberation. The world honors his memory as a foremost peacemaker who upheld the principles of humanism and the vision of a united humanity. Tributes have been offered to him through the decades by such world statesmen as Lloyd George, Churchill, Roosevelt, Nehru, de Gaulle, Adenauer, Bourguiba, Nasser, Kennedy, and countless others. A White House statement, issued on the occasion of "The Atatürk Centennial" in 1981, pays homage to him as "a great leader in times of war and peace". It is fitting that there should be high praise for Atatürk, an extraordinary leader of modern times, who said in 1933: "I look to the world with an open heart full of pure feelings and friendship".

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Atatürk Hero File

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk translates to 'Father of the Turks' or 'Father Turk'.

Country: Turkey (former Ottoman Empire).

Cause: Creation of the Republic of Turkey.

Background: The Ottoman Empire is founded in Asia Minor, in present-day Turkey, during the 14th Century. From a small geographical base the empire quickly expands. At its zenith it incorporates Anatolia, the Balkan states, Bulgaria, Greece, the Middle East, Hungary, North Africa up to the Moroccan frontier, Kurdistan and Mesopotamia (present-day Iraq), Armenia and Azerbaijan.

Fortune turns at the end of the 17th Century when the Ottomans are forced to relinquish Hungary. The empire's long slide to oblivion has begun. By the middle of the 19th Century it has become the "sick man of Europe".

Abdül Hamid II becomes sultan of the empire in 1876. He quickly implements political reforms but within a year has the newly introduced constitution suspended and the empire's first parliament dissolved. Dissatisfaction with his reign starts to mount in the empire's colonial outposts and at home.

Mini biography: Born on 12 March 1881 in Salonika, now Thessaloníki, in present-day Greece. He is given the single name Mustafa. His father, Ali Riza Efendi, is a minor official in the Ottoman Government. He is one of six children, although four of his five siblings die at early ages. His one surviving sister, Makbule (Atadan), lives until 1956.

Following his father's death in 1888, Atatürk enrols at the Salonika military cadet school. While at this school he is given the second name Kemal (meaning 'perfection'), and is thereafter known as Mustafa Kemal.

In 1896 he is accepted into the military high school at Monastir (now Bitola in the present-day Macedonia). In 1899, after completing his training at Monastir, Atatürk enters the military college in Istanbul, the capital of the Ottoman Empire.

1902 - Atatürk's graduates from the Istanbul military college with the rank of captain. He then enters the Istanbul military academy.

1905 - Atatürk graduates from the military academy with the rank of major on 11 January. He will be assigned to a succession of staff positions, starting in 1905 with a post in the 5th Army at Damascus, the capital of Syria. In 1907 he is promoted to senior major and posted to the 3rd Army in Salonika.

While serving in these positions he becomes involved in the growing Turkish nationalist movement, organising a secret society called 'Vatan ve Hürriyet' (Fatherland and Freedom) among fellow officers.

1907 - Atatürk's group merges with others opposed to Abdül Hamid's reign to form the Committee of Union and Progress (CUP), popularly known as the 'Young Turks'.

1908 - Abdül Hamid is forced to yield when army units in Macedonia rebel. The 1876 constitution and parliamentary rule are reinstated on 24 July. At elections held in November, the CUP wins all but one of the Turkish seats, confirming its hold on government.

Political instability in the Ottoman Empire following the Young Turk revolution gives foreign powers the opportunity to seize occupied territory. Austria annexes Bosnia and Herzegovina. Bulgaria proclaims its complete independence. Italy invades Libya in 1911, taking the capital Tripoli and other port towns. In 1912 the empire loses all its European territory except part of eastern Thrace bordering Greece and Bulgaria.

1911 - After serving briefly on the general staff in Istanbul, Atatürk travels to Libya to organise irregular forces in the war with Italy. He successfully defends Tobruk and on 6 March 1912 is made the commander of the region around the Libyan city of Darnah.

1912 - The CUP wins an overwhelming majority in fresh elections held in April, but military losses to Italy see its support quickly dwindle. In July it is forced to yield office to a political coalition called the Liberal Union.

Atatürk holds field commands in the two Balkan wars (1912-13). During the Second Balkan War in 1913 he is made the chief-of-staff of the army in the Gallipoli Peninsula. On 27 October 1913 he is assigned as a military attaché to Sofia, the capital of Bulgaria. While in this post he is promoted to the rank of lieutenant colonel.

1913 - The Liberal Union government is overthrown on 23 January in a coup d'état engineered by CUP leaders Ahmet Cemal Pasha and Ismail Enver Pasha. The CUP takes control of the empire, introducing a military dictatorship headed by the so-called 'Three Pashas' - Cemal, Enver and Mehmet Talat Pasha.

1914 - The countdown to the First World War begins on 28 June. The Ottomans quickly side with the Central Powers (Germany and Austria-Hungary) against the Triple Entente (Britain, France and Russia), with Enver signing a defensive alliance with Germany against the Russians on 2 August. Germany declares war on France the following day. Britain in turn declares war on Germany on 14 August. The First World War has begun.

The Ottomans formally enter the war on 28 October but suffer a disastrous defeat almost immediately. Most of the Third Army is lost in eastern Anatolia in December during an abortive offensive led by Enver against Russia, where Ottoman Armanians took arms against their own goverment and joined forces with Russians. (More information about Armenian issue can be found at this link.)

1915 - The Triple Entente launches an operation to seize Istanbul and open a route to Russia by forcing a fleet through the Dardanelles Strait (Çanakkale Boiazi), the entry to the Sea of Marmara and a gateway to Istanbul, which lies on the sea's northeastern shore. But the naval attack fails and is quickly called off.

On 25 April the Triple Entente begins a new assault to secure the Dardanelles. Troops are landed on the beach at Gallipoli and ordered to move forward.

On the hills above the infantry troops of the 19th Division, the main reserve of the Turkish 5th Army, are commanded by Atatürk. He rallies the Turkish soldiers and is able to hold the Triple Entente forces at bay. "I am not giving you an order to attack," Atatürk tells his troops, "I am ordering you to die!"

The ill-fated Gallipoli campaign, which includes troops from the Australian and New Zealand Army Corps (the ANZACs), results in the deaths of over 200,000 Triple Entente soldiers for no effective gain. It is abandoned by the Triple Entente in the autumn.

The Turkish victory has come at the cost of about 253,000 lives.

Referring to the campaign, Atatürk later says, "Indeed, it was not easy to shoulder such responsibility, but as I had decided not to live to see my country's destruction, I accepted it proudly."

In tribute to the enemy troops killed at Gallipoli he writes, "Those heroes that shed their blood and lost their lives ... you are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side now here in this country of ours. ... You, the mothers, who sent their sons from faraway countries, wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land. They have become our sons as well."

Atatürk is now promoted to the rank of full colonel and given the honorific title 'Pasha' - the highest official title of honour in the Ottoman Empire.

1916 - In the south, the 'Arab Revolt', directed by British Colonel Thomas Edward Lawrence (Lawrence of Arabia), spells the end of Ottoman influence in the Middle East.

Meanwhile, Atatürk is promoted to the rank of lieutenant-general on 1 April. He takes command of the Eastern Front, checking the advance of the Russian forces. When Russia leaves the war following the Bolshevik Revolution of 1917 the Ottoman Empire regains its eastern provinces.

1917 - British forces drive the Ottomans out of Mesopotamia and take Palestine and Syria. Late in the campaign Atatürk takes command of Ottoman forces in Syria and withdraws many units intact into Anatolia. He also heads the 7th Army in Palestine during the final offensive that defeats the Ottoman forces there in 1918.

1918 - The First World War is drawing to a close. The empire capitulates and signs an armistice on 30 October. The CUP Cabinet resigns en mass on 1-2 November. Cemal, Enver and Talat flee into exile in Germany on 1 November.

The First World War ends on 11 November with the signing of a general armistice. Atatürk returns to Istanbul on 13 November and is assigned to a post in the Ministry of Defence. The capital is occupied on 13 November.

1919 - British, French, Italian, and Greek forces occupy other regions of the empire, and Sultan Mehmet VI is taken into custody to ensure the cooperation of what remains of the Ottoman government.

Cemal, Enver and Talat are tried in absentia by a Turkish military tribunal (which was pressured from victorious Allied states), found guilty of war crimes and sentenced to death (On April 4, 1919, Lewis Heck, the U.S. high commissioner in Istanbul, reported that "it is popularly believed that many of [the trials] are made from motives of personal vengeance or at the instigation of the Entente authorities, especially the British."). The charges included subversion of the constitution, wartime profiteering, and the massacres of both Greeks and Armenians.

Meanwhile, as the occupational forces start to press for the carve-up of the Ottoman Empire, based on agreements made between them during the war, a new nationalist Turkish movement begins to coalesce around Atatürk.

After expressing opposition to the presence of the occupation forces on Turkish territory, Atatürk is assigned as Inspector to the 9th Army in Erzurum in eastern Anatolia.

On 15 May the Greek Army lands at the Turkish port of Izmir (Smyrna), on the Anatolian coast. Atatürk leaves Istanbul for Anatolia the next day. On 19 May he arrives at Black Sea port of Samsun, 300 km northeast of Ankara. The date marks the unofficial beginning of the 'Turkish War of Independence'.

Working with others committed to Turkish independence, Atatürk begins to recruit a nationalist army to drive the occupational forces from Anatolia and ensure that all Ottoman territory inhabited by a Turkish Muslim majority is held together in an independent Turkish state.

On 22 June Atatürk issues the 'Amasya Declaration' calling for national resistance against the invasion of foreign powers. "The freedom of the nation shall be restored with the resolve and determination of the nation itself," the declaration states.

The next day the Ottoman Government strips him of all his official ********s.

Atatürk resigns from the army on 8 July and declares himself "a private individual". On 30 July the Ottoman Government orders his arrest.

At congresses held in Erzurum from 23 July to 7 August and at Sivas from 4-11 September the nationalists formulate and agree to a 'National Pact' setting out their objectives.

"The national movement’s real and definitive reason is the events that occurred in Izmir, and the threat of Armenian invasion," Atatürk tells United States representatives in Istanbul on 3 August.

1920 - Atatürk begins the year by calling for a national protest against the Greek attempt to annex Izmir, and against atrocities allegedly carried out by the French and Armenians in Turkey's southern provinces.

When the Ottoman parliament agrees to the National Pact on 28 January the occupation forces crack down, arresting and deporting many nationalists and dismissing the parliament. Istanbul is reoccupied on 16 March.

On 23 April the nationalist's governing council, the Grand National Assembly, meets in Ankara and elects Atatürk as its leader and the head of its provisional government. The War of Independence now begins in earnest, centring on Anatolia, where Greek troops have moved inland from Izmir.

At the same time, the Atatürk nationalists and the Russian Bolshevik government target the newly proclaimed Armenian republic on Turkey's eastern border. By the middle of 1921 the Armenian resistance has been broken and the Kars region occupied by the Turks. What remains of Armenia is absorbed into the Union of Soviet Socialist Republics (USSR).

Meanwhile, on 11 April the Ottoman Parliament is abolished and Atatürk is condemned to death by a religious decree. On 11 May the Ottoman Military Court also sentences Atatürk to death.

On 10 August the Ottoman Government ratifies the Sevres Treaty partitioning Turkey between the occupying powers. The treaty is rejected by the Grand National Assembly on 1 March 1921.

1921 - By the middle of the year the Greek advance into Anatolia has been stopped. By October, French and Italian troops have been withdraw from Anatolia.

On 5 August Atatürk is appointed by the Grand National Assembly as commander-in-chief of the entire Turkish forces.

On 23 August the Turks launch a counterattack against the Greeks at Sakarya, 80 km southwest of Ankara. Atatürk takes personal command of the Turkish forces. At the end of the 22-day battle the Greeks have been defeated and forced to retreat to Izmir.

In recognition of his military achievements, Atatürk is given the rank of marshal and title Ghazi (victorious) by the Grand National Assembly on 19 September.

1922 - The most controversial campaign of the War of Independence occurs in early September when the nationalists move into Izmir during their final push against the Greeks.

Much of the city, which is home to the last intact Armenian community in Anatolia, is burnt to the ground in fires variously reported to have been lit by either the retreating Greeks or Armenians. Thousands of Greeks and Armenians die and thousands more flee into permanent exile.

The theatre of the war against the Greeks now moves to eastern Thrace, however fighting is avoided when Atatürk accepts a British-proposed truce. On 11 October the occupying forces sign an armistice with the Turkish military.

On 1 November, the Grand National Assembly effectively abolishes the Ottoman Empire, opening the way for the final negotiations on the shape of the new Turkish state.

1923 - On 30 January Greece and Turkey sign an agreement for the exchange of the remaining ethnic populations within their respective territories. Under the agreement over one million Greek Turks will be forced to leave regions they have occupied for generations and return to their homeland.

The negotiations on the shape of Turkey conclude on 24 July with the ratification of the Treaty of Lausanne and the recognition of Turkey's present-day borders. Signatories to the treaty include Turkey, Britain, France, Italy, Japan, Greece, Romania and Serbo-Croat-Slovenian Union.

The occupying forces leave Istanbul on 2 October.

On 29 October the Grand National Assembly proclaims the Republic of Turkey. Atatürk is named president and Ankara the capital. Atatürk now moves to implement a series of far-ranging reforms designed to transform Turkey into a modern, secular state.

"Following the military triumph we accomplished by bayonets, weapons and blood, we shall strive to win victories in such fields as culture, scholarship, science, and economics," he states. "The enduring benefits of victories depend only on the existence of an army of education."

Islamic Sharia law is abolished (1924) and a European-style legal system introduced (1926). Women are granted equal status (1934). Polygamy and divorce by renunciation are ended and civil marriage allowed (1926).

A new Turkish alphabet based on Latin replaces Arabic ****** (1928). Arabic and Persian words are dropped from the vocabulary and replaced with Turkish equivalents. The Western calendar is adopted (1925). The Western numeric system is introduced (1928), followed by the metric system (1931). Turks are encouraged to abandon traditional clothing for Western styles (1925), and to adopt surnames (1934).

Turkey is declared a secular state without an official religion (1928). Islam is suppressed, religious schools are closed (1924), public education is secularised and made coeducational, and the day of rest is changed from Friday to Sunday (1935). The Hagia Sophia mosque in Istanbul is converted into a museum.

Education to primary level is made compulsory. Atatürk himself leads some classes. In 1923 the level of literacy had been less than 9%. By 1938 the level has risen to more than 33%.

As well as political reforms, Atatürk also encourages reforms to the economic system, stating, "National sovereignty should be supported by financial independence. The only power that will propel us to this goal is the economy. No matter how mighty they are, political and military victories cannot endure unless they are crowned by economic triumphs."

The ideology behind the reforms comes to be know as Kemalism (later known as Atatürkism). Its basic principals - republicanism, nationalism, populism, reformism, etatism (statism), and secularism - are know as the 'Six Arrows'.

Together with the basic principals of Kemalism are the complimentary principles - national sovereignty, national independence, national unity and togetherness, peace at home peace abroad, modernisation, scientificism and rationalism, and humanitarianism.

The Republican People's Party (Cumhuriyet Halk Partisi - CHP) founded by Atatürk in August provides a political foundation for the ongoing Kemalist reforms. It will be Turkey's sole political party for over 20 years.

Meanwhile, Atatürk's mother dies on 14 January 1923.

On 29 January Atatürk marries Latife Hanim, the daughter of a prosperous merchant from Izmir. A well-educated and outspoken woman, she is 20 years his junior. The marriage ends in divorce in on 5 August 1925.

Atatürk also adopts eight children - seven girls and a boy.

1924 - The Grand National Assembly introduces a new constitution establishing it as a unicameral parliament elected to four-year terms by a universal vote. The president, who is to be elected to a four-year term by the assembly, will appoint the prime minister.

On 1 March, Atatürk tells the assembly, "There is a need to separate Islam from its traditional place in politics and to elevate it in its appropriate place. This is necessary for both the nation's worldly and spiritual happiness. We have to urgently and definitively relieve our sacred and holy beliefs and values from the dark and uncertain stage of political greed and of politics. This is the only way to elevate the Muslim religion."

Two days later, the Sharia legal system is abolished, along with the religious education system.

1925 - On 25 February the Grand National Assembly prohibits all religious activities in politics.

In March, after an uprising against the "godless" government in Ankara breaks out in the Kurdish region in southeastern Turkey, Atatürk hastily organises the passage of the Maintenance of Order Law.

The law, which gives the government emergency powers for the next four years and allows it to outlaw organisations it deems to be subversive, will be used to suppress opponents of Atatürk's reforms.

1926 - Atatürk oversees the dissolution of the CUP after some its remaining members are accused of plotting his assassination. Following an investigation into the plot, 15 of Atatürk's political opponents are hanged. Others are sent into exile.

1927 - Atatürk is reelected as president. He will remain in the position right up to his death, with his term being extended in 1931 and 1935.

1928 - Turkey is declared a secular state on 10 April. Islam is dropped as the state's official religion.

1931 - Atatürk establishes the Turkish Historical Society.

1932 - Turkey joins the League of Nations, the forerunner to the United Nations (UN), on 18 July.

1934 - Women are given the vote and the right to hold office.

Speaking at a meeting of the International Women's Congress in Istanbul on 22 April 1935, Atatürk says, "I am convinced that the exercise of social and political rights by women is necessary for mankind's happiness and pride. You can rest assured that Turkish women together with world’s women will work towards world peace and security."

On 24 November 1934 Atatürk is given his new surname (meaning 'Father of the Turks' or 'Father Turk') by the Grand National Assembly in recognition of his contribution to the formation of the modern Turkish state. He is now known as Mustafa Kemal Atatürk, or Kemal Atatürk.

1935 - The role of the state in managing economy is written into the constitution.

1938 - Atatürk dies from cirrhosis of the liver at 9.05 am on 10 November at Dolmabahçe Palace in Istanbul. The entire country mourns his passing. On 21 November his body is transported to Ankara and placed in a temporary tomb at the Ethnography Museum. On 10 November 1953 Atatürk's remains are interred in a newly completed mausoleum on a hill overlooking Ankara.

The day after Atatürk's death, the Grand National Assembly elects his chief lieutenant, Ismet Inönü, as the second president of Turkey.

Post******

1945 - Turkey becomes one of the 51 original members of the UN.

1946 - The Democrat Party (DP) is officially recognised. Turkey is now a multiparty state.

1950 - The DP wins elections held in May, ending the dominance of Atatürk's CHP.

1954 - The DP increases it's majority at the elections but subsequently comes under attack from the CHP for restricting the freedom of the press.

1960 - The DP Government imposes martial law.

On 27 May, army units under the direction of the chief of general staff, General Cemal Gürsel, stage a coup. The president and prime minister are arrested, along with most of the DP representatives in the Grand National Assembly. They are charged with abrogating the constitution and instituting a dictatorship. The government is replaced by the Committee of National Unity (CNU), composed of the 38 officers who had organised the coup.

1961 - A new constitution is introduced, setting the ground-rules for Turkey's so-called Second Republic. Elections for the country's new bicameral parliament are held in October.

1980 - Political instability presses the military to again take over the government on 12 September. The constitution is redrafted in 1982. Civilian rule returns at the end of 1983.

Comment: Atatürk knew there is no place for religious fundamentalists in the governance of a tolerant, modern state. Religious fanatics from all nations and faiths would do well to heed of his observations. For example this:

"It is claimed that religious unity is also a factor in the formation of nations. Whereas, we see the contrary in the Turkish nation. Turks were a great nation even before they adopted Islam. This religion did not help the Arabs, Iranians, Egyptians and others to unite with Turks to form a nation. Conversely, it weakened the Turks' national relations; it numbed Turkish national feelings and enthusiasm. This was natural, because Mohammedanism was based on Arab nationalism above all nationalities."

And this:

"I am not leaving a spiritual legacy of dogmas, unchangeable petrified directives. My spiritual legacy is science and reason. ... What I wanted to do and what I tried to achieve for the Turkish nation is quite evident. If those people who wish to follow me after I am gone take the reason and science as their guides they will be my true spiritual heirs."

And this:

"You know there is an unforgiving enmity between the societies of the Muslim world and the masses of the Christian world. Muslims became eternal enemies of Christians, and Christians those of Muslims. They viewed each other as nonbelievers, fanatics. The two worlds coexisted with this fanaticism and enmity. As a result of this enmity, the Muslim world was distanced from the Western progress that took a new form and colour every century. Because, Muslims viewed progress with disdain and disgust. At the same time, the Muslim world had to hold on to its arms as a result of this enmity that lasted for centuries between the two groups. This continuous occupation with arms, enmity, and disdain for Western progress constitute another important cause of our regression."

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET

TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET

 

Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, 'Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal Atatürk - Social Reforms

Mustafa Kemal Atatürk - Social Reforms

 

 

"The major challenge facing us is to elevate our national life to the highest level of civilization and prosperity."

Atatürk's aim was to modernize Turkish life in order to give his nation a new sense of dignity, equality, and happiness. After more than three centuries of high achievement, the Ottoman Empire had declined from the 17th to the early 20th Century: With Sultans presiding over a social and economic system mired in backwardness, the Ottoman state had become hopelessly outmoded for the modern times. Atatürk resolved to lead his country out of the crumbling past into a brave new future.

In his program of modernization, secular government and education played a major role. Making religious faith a matter of individual conscience, he created a truly secular system in Turkey, where the vast Moslem majority and the small Christian and Jewish minorities are free to practice their faith. As a result of Atatürk's reforms, Turkey -unlike scores of other countries- has fully secular institutions.

The leader of modern Turkey aspired to freedom and equality for all. When he proclaimed the Republic, he announced that " the new Turkish State is a state of the people and a state by the people." Having established a populist and egalitarian system, he later observed: "We are a nation without classes or special privileges." He also stressed the paramount importance of the peasants, who had long been neglected in the Ottoman times: " The true owner and master of Turkey is the peasant who is the real producer."

To give his nation a modern outlook, Atatürk introduced many reforms: European hats replaced the fez; women stopped wearing the veil; all citizens took surnames; and the Islamic calendar gave way to the Western calendar. A vast transformation took place in the urban and rural life. It can be said that few nations have ever experienced anything comparable to the social change in Atatürk's Turkey.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal Atatürk - Founder of the Republic

Mustafa Kemal Atatürk - Founder of the Republic

 

 

"Sovereignty belongs unconditionally to the people."

 

October 29, 1923 is a fateful date in Turkish history. On that date. Mustafa Kemal Pasha, the liberator of his country, proclaimed the Republic of Turkey. The new homogeneous nation-state stood in sharp contrast to the multi-ethnic Ottoman Empire out of whose ashes it arose. The dynasty and theocratic Ottoman system, with its Sultanate and Caliphate, thus came to and end. Atatürk's Turkey dedicated itself to the sovereignty of the national will - to the creation of, in President's words, "the state of the people ".

The Republic swiftly moved to put an end to the so-called "Capitulations ", the special rights and privileges that the Ottomans had granted to some European powers.

The New Turkey's ideology was, and remains, "Kemalism", later known as "Atatürkism". Its basic principles stress the republican form of government representing the power of electorate, secular administration, nationalism, mixed economy with state participation in many of the vital sectors, and modernization. Atatürkism introduced to Turkey the process of parliamentary and participatory democracy.

The first Moslem nation to become a Republic, Turkey has served since the early 1920s as a model for Moslem and non-Moslem nations in the emerging world

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal Atatürk - Economic Growth

Mustafa Kemal Atatürk - Economic Growth

 

"In order to raise our new Turkey to the level that she is worthy of, we must, under all circumstances, attach the highest importance to the national economy."

When the Turkish Republic came into being in 1923, it lacked capital, industry, and know-how. Successive wars had decimated manpower, agricultural production stood at a low level, and the huge foreign debts of the defunct Ottoman state confronted the new Republic.

President Atatürk swiftly moved to initiate a dynamic program of economic development. " Our nation," he stated, " has crushed the enemy forces. But to achieve independence we must observe the following rule: National sovereignty should be supported by financial independence. The only power that will propel us to this goal is the economy. No matter how mighty they are, political and military victories cannot endure unless they are crowned by economic triumphs."

 

 

With determination and vigor, Atatürk's Turkey undertook agricultural expansion, industrial growth, and technological advancement. In mining, transportation, manufacturing, banking, exports, social services, housing, communications, energy, mechanization, and other vital areas, many strides were taken. Within the decade, the gross national product increased five-fold.

Turkey's economic development during Atatürk's Presidency was impressive in absolute figures and in comparison to other countries. The synthesis that evolved at that time -state enterprises and private initiative active in both industrial and agricultural growth- serves as the basis of the economic structure not only for Turkey but also in dozen countries.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2007 - Mustafa Kemal Atatürk - Women's Rights

Mustafa Kemal Atatürk - Women's Rights

 

"Everything we see in the world is the creative work of women."

With abiding faith in the vital importance of women in society, Atatürk launched many reforms to give Turkish women equal rights and opportunities. The new Civil Code, adopted in 1926, abolished polygamy and recognized the equal rights of women in divorce, custody, and inheritance. The entire educational system from the grade school to the university became coeducational.

Atatürk greatly admired the support that the national liberation struggle received from women and praised their many contributions: " In Turkish society, women have not lagged behind men in science, scholarship, and culture. Perhaps they have even gone further ahead." He gave women the same opportunities as men, including full political rights. In the mid-1930s, 18 women, among them a villager, were elected to the national parliament. Later, Turkey had the world's first women supreme court justice.

 

 

 

In all walks of life, Atatürk's Turkey has produced tens of thousands of well-educated women who participate in national life as doctors, lawyers, engineers, teachers, writers, administrators, executives, and creative artists.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Mustafa Kemal ATATÜRK'ün hayatı ve ATATÜRK fotoğrafları

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım